DEVRİMCİ KARAKTER: HASAN HÜSEYİN YALVAÇ

Şair ve Yazar Hasan Hüseyin Yalvaç (75), 5 Ağustos 2026 da Tekirdağ da hayatını kaybetti. Yalvaç, Türk Edebiyatı’na önemli katkılar bıraktı. Veysel Boğatepe, Yalvaç’ın biyografisini sizler için araştırarak dosya olarak hazırladı.

TOPLUMCU-GERÇEKÇİ EKOLÜN DEVRİMCİ KARAKTERİ:

HASAN HÜSEYİN YALVAÇ

VEYSEL BOĞATEPE

Hasan Hüseyin Yalvaç hakkında kalem oynatmadan evvel temsil ettiği 1970 kuşağından kısaca söz etmek gerekiyor. Çünkü her şeyden önce toplumcu gerçekçi sanat anlayışını benimseyen, sınıf bilinciyle hareket eden ve bu yönde eserler veren antiemperyalist çizgisini bozmadan sürdüren devrimci bir yurtseverdi. Özel hayatında yaşadığı sıkıntılara rağmen toplumsal sorunlara duyarsız kalmamış, bu yönde yazılar yazmaya, üretmeye devam etmiştir. Türkiye’de 1960’dan itibaren birbirinin ardı sıra gelen darbe ve muhtırayla birlikte siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel öğelerden birisi olan edebiyat da etkilenmiş ve aralarında Yalvaç’ın da bulunduğu 1970 kuşağını var etmiştir. Bu kuşağın sanatçıları darbe ve sonrası kültürel ve politik ortamdan beslenerek eserler vermişlerdir. Üç askeri dönemin en çalkantılı siyasal dönemde yetişen bu kuşak, bir yandan kayıplar vererek hayata tutunmaya çalışırken diğer yandan da tepkilerini edebi eserlere yansıtarak siyasallaşma ve örgütlenme ortamını hazırlamışlardır. Edebiyatın politik bir eylem ve duruş olarak benimsenmesi, dönemin politik koşullarına göre bir zorunluluktu ve bunun üzerinden toplumsal sorunlara çözüm önerileri sunulmuş, siyasi mesajlar verilmiştir. Ancak insandan ve toplumdan yana tavır alarak emek, hak, adalet, işçi, üretim vb. temel toplumsal sorunları yazın hayatının odağına alarak işlemeyi de temel referans olarak almışlardır. Politik, ideolojik düşünce ve eylemlerini, 68’liler gibi kapitalist, emperyalizm karşıtlığı üzerine konumlandırmışlardır.

Tüm toplumcu gerçekçi kuşağın fikir babası ve yol göstericisi olan Nazım Hikmet Ran’ın getirdiği yenilik ve politik söylemler özellikle de 1940 ile 1960 kuşağının şairleri üzerinde büyük etki bırakmıştır. 1940 kuşağı şairlerinin aynı zamanda düşünce ve görüşlerinin yanı sıra toplumcu gerçekçi şiir bilinci, toplumsal bildirinin şiire yönlendirilmesi, tok sesli şiirin sürdürülmesi gibi özellikleriyle de 1970 kuşağına yol gösterici, referans olmuşlardır ve bu kuşağın birçok sanatçısı, 1940 kuşağının kendileri için yol gösterici olduğunu kabul etmişlerdir. Temel de ise kuşaktan kuşağa aktarılan toplumcu, gerçekçi söylem ve politik duruş, Nazım çizgisinin devamıdır.

Hasan Hüseyin Yalvaç, Veysel Boğatepe ve Tarık Akan Ses Tiyatrosu'nda. (Fotoğraf; İsmet Arslan, 2014)

Baskının yıpratamadığı kimlik

Gümrük muhafaza müdürü Aslan Necati Yalvaç’ın oğlu Hasan Hüseyin Yalvaç, Muğla’ya bağlı Bodrum Yalıkavak’ta, 19 Kasım 1951’de dünyaya gelmiştir. Babasının muhalifliği nedeniyle memuriyeti boyunca başta Anamur, İskenderun, Kırıkhan olmak üzere birçok defa sürgüne gönderilmiştir. Çocukluğunun bir kısmını Anamur’da geçiren Hasan, 1958’de Kırıkhan 5 Temmuz ilkokulun başlamıştır. Henüz ikinci sınıfın ilk yarısındayken babası bu defa İzmir’e sürgün edilmiş ve eğitimine burada devam etmek zorunda kalmıştır. Buradan da önce Kars’a, tekrar İzmir Bayraklı’ya ve sonra da Eski Foça’ya sürgün edilmişlerdir. Yerleşik hayatı, düzenli eğitimi olmamasına rağmen başarılı bir öğrenci olan Yalvaç, ortaokula burada başlamış, şiir ve tiyatroyla da burada ilgilenmiştir.

Annesi Simizar hanımı kaybettiği 1965’te orta eğitimini tamamlayan Yalvaç, Foça’da lise olmadığı için Denizli’ye babaannesinin yanına gönderilmiş fakat ailesi Foça’dan Ereğli’ye sürgün edilince lise eğitimini tamamlayamadan Ereğli’ye ailesinin yanında dönmüştür. Lise eğitimini Ereğli’de tamamlayan Yalvaç, burada süreli yayınları takip etmiş, Atıf Özbilen’in çıkarttığı “Güney” dergisinde şiirleri yayınlanmıştır. Sina Çıladır, Savaş Büke, Ertuğrul Oğuz, Ruhi Göktekin gibi şair ve yazarlarla burada tanışmıştır. Ortaokul da tanıştığı şiir coğrafyası, 1969’da Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü’ne başlamasıyla daha da genişlemiş, Attila İlhan gibi şiirin yapı taşlarını oluşturan isimlerle tanışma fırsatı bulmuş, Demokrat İzmir Gazetesi’nin edebiyat ekinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başlamıştır. Henüz üniversite ikinci sınıftayken 1970’te, 24 sayfalık taşlamalardan oluşan“Goca Goca Daşlar” adında ki ilk şiir kitabını, yaklaşık üç yıl sonra da “Merhaba Yaşamak” adını verdiği ikinci şiir kitabını yayımlayarak edebiyat coğrafyasında varlığını göstermeye başlamıştır. Övgüler, eleştiriler genellikle halk ağzıyla yazan, halkın sorunlarını dile getiren toplumcu ozan olduğu yönündedir.

Üniversiteyi bitirdikten sonra siyasi nedenlerden dolayı ataması yapılmadığı için ücretli öğretmen olarak Kars Cumhuriyet Lisesi’nde göreve başlayan Yalvaç, resmi atamasının yapıldığı 1975’te, Sinop Gerze Lisesi’nde biyoloji-jeoloji dersleri vermeye başlamıştır. Ancak askerlik çağrısı geldiği için öğretmenliğe ara vermek zorunda kalmış ve 1977’de askere gitmiştir. Askerlik görevinin bittiği 1979’da ücretli öğretmen olarak Çankırı Kurşunlu Lisesi’nde öğretmen eksiği olan derslere girmiş fakat uzun bekleyişe rağmen resmi ataması gerçekleşmemiştir Bu nedenle 1979’da öğretmenlikten istifa ederek Kars’a ailesinin yanına dönmüş, Bayındırlık Bakanlığı Hava Meydanları Kontrol Amirliği’nin açtığı sınavı kazanarak büro görevlisi olarak çalışma hayatına başlamıştır.

Sürgün hükmünün geçmediği son durak

Yalvaç’ın ailesinden miras kalan sürgün hayatına, 1980 Askeri darbesi gerçekleşmeden evvel siyasi fikir ve eylemleri ile toplumcu gerçekçi bildiri yayma, özellikle de sol ve emek odaklı muhalefet, komünizm gibi suçlamalar da eklenerek yargılanmış ve tutuklanmıştır. Altı ay hapis yattıktan sonra tahliye edilen Yalvaç, öğretmenlik mesleğinden ihraç edildiği için çalışma hayatına geri dönerek Van Hava Meydanları Kontrol Amirliği’nde işe başlamıştır. Burada iki buçuk yıl çalıştıktan sonra tekrar Erzincan’a gönderilen Yalvaç, hiçbir örgüte üye olmadığı halde kendisinin haberi olmadan bir örgüte üye yapıldığını, hakkında arama emri çıkartıldığını, altı yıla kadar hapis cezası ile sürgün hükmü verildiğini Ankara’da ki bir arkadaşından öğrendiğinde tarih 1985’tir. Tıpkı babası gibi sürgünlerin yakasını bırakmadığı Yalvaç, eşini ve çocuklarını babası ile kayınpederine emanet ettikten sonra görevini bırakarak Erzincan’dan firar etmiş ve 1987’ye kadar yaklaşık iki yıl Ereğli, Adana, Uşak, Erzurum gibi illerde farklı işlerde çalışarak hayata tutunmaya çalışmıştır. Firari olduğu bu dönemde “Aydın Aydınoğlu” mahlasıyla yazın hayatını sürdürmüştür. Yaptığı başvuru sonrasında üye yapıldığı örgütün kendisi cezaevindeyken kurulduğu, bir bağlantısının olmadığı gerçeği ortaya çıkmış, suçsuz olduğu ispatlanmış ve Yalvaç, 13 Şubat 1987’de beraat etmiştir. Ancak kendisini örgüte kimin ve neden üye yaptığını tüm araştırma ve soruşturmalarına rağmen yaşamı boyunca öğrenememiştir.

Yalvaç’ın sürgün yaşamı 1998’de İstanbul’a gelişi ile devam etmiş ve ikinci boğaz köprüsünün Kavacık şantiyesinde muhasebeci olarak çalışmaya başlamıştır. Ancak kişiliğinden ötürü sisteme, düzene uygun iş yapamadığı için hiçbir işte uzun süre çalışamayan Yalvaç, bu işinden de ayrılmak zorunda kalmıştır. İstanbul’dan Denizli’ye, buradan da İzmir’e savrulan Yalvaç, kütüphanesini sokaklara taşımak zorunda kalmış ve Bornova ile Alsancak arasında “Sokak kitapçılığı” yaparak yaşamını sürdürmeye çalışmıştır. Aralarında Bilsen Başaran, Muzaffer İzgü, Timuçin Özyürekli, Sezer Odabaşıoğlu, Adnan Yücel, Bülent Habora, Atila Er gibi arkadaşları onu yalnız bırakmamış, destek vermişlerdir. Sokak kitapçılığından yayıncılığa 1995’te yine İzmir’de “Sone Yayınları”nı kurarak başlasa kapitalist sistemin kurallarına aykırılığı nedeniyle iflas etmiş, yayınevini de kapatmıştır. Büyük depremin yaşandığı 17 Ağustos 1999’da ailesiyle birlikte İstanbul’a tekrar geri dönen Yalvaç, 2017’de Tekirdağ’ın Saray ilçesine göçmek zorunda kalmıştır. Burası artık sürgün hükmünün geçmediği, geri kalan yaşamını tamamlayacağı, toprak ananın merhametli kollarına yorgun bedenini bırakacağı ve eşi Faize hanım ile sonsuzluğun ışığında tekrar buluşacağı son durak olacaktır.

Veysel Boğatepe ile İlyas Salman'ın İmza günü (Ekim 2019), Veysel Boğatepe, İlyas Salman, H. Hüseyin Yalvaç

Yaşamın anlamını yitirdiği büyük kırılma

İzmir’de kurduğu Sone Yayınları’nı İstanbul, Cağaloğlu’nda yeniden faaliyete geçiren Yalvaç, 2016 yılına kadar tek başına yayınevinin tüm işlerini yüklenmiş, maddi sıkıntıların yanı sıra 2017’de geçirdiği kalp krizi gibi ciddi sağlık sorunları nedeniyle yayınevini tekrar kapatarak Tekirdağ’ın Saray ilçesine taşınmıştı. Aynı yıl eşi Faize Yalvaç’ın yaşamını yitirmesi, onun yaşamında ki en büyük ve son kırılmanın da sebebi olmuştur. Her ne kadar dışarıya yansıtmasa da tıpkı arkadaşı Muzaffer İzgü gibi “Ne olacaksa hemen olsun!” düşüncesiyle sürdürmeye başlamıştır. Ömrü boyunca toplumsal aydınlanma mücadelesi veren Yalvaç, Saray ilçesinde de kütüphane kurma, söyleşi, panel, fuar gibi etkinlikler düzenleyerek kültürel aydınlanma, toplumsal bilinçlenme için çalışmış, zaman ve emek harcamıştır. Ancak başta belediye olmak üzere yaptığı tüm girişimler sonuç vermemiştir. İdealinden ve davasından hiçbir baskının vazgeçirtemediği Yalvaç, yetenekli kişileri yazmaya özellikle de okumaya teşvik ederek bireysel mücadelesine bu şekilde sürdürmüştür.

Düşünce üretiminin kaynağını toplumsal sorunların oluşturduğu Yalvaç ile 1998’de tanıştık ve yaklaşık 28 yıl süren hukukumuz aralıksız devam etti. Berfin Yayınları’nın geleneksel haline getirdiği özellikle de Tüyap / İzmir ve İstanbul Kitap Fuarı kapsamında düzenlediği “Berfin Şairleri, Berfin Şiirleri” adında ki etkinliği uzun yıllar hazırlayıp yönetti. Benim de 1998’den itibaren tüm etkinliklerine katıldığım bu iki önemli büyük fuarda Yalvaç ile derinliğine sohbetler ettik. Sohbet ve tartışmaları, fuar sonrasında dost ve arkadaş ortamlarına taşıyarak genişlettik. Emperyalizmin tasarladığı o büyük oyun Ergenekon kumpasının başladığı 2009’da daha sık görüşmeye başladık ve İşçi Partisi’nin (şimdiki Vatan Partisi) öncülük ettiği örgütlü mücadeleye “Sanatçılar Birliği” çatısı altında toplanarak katıldık. Aralarında Levent Kırca, Edip Akbayram, Tarık Akan, Orhan Aydın, Suzan Aksoy ile Ferhan Şensoy’un da bulunduğu sayısı yüzleri aşan birlik, Ergenekon kumpası çökene kadar kararlı mücadelesini sürdürdü. Gezi Parkı Direnişi’nin başladığı 2013’ten bir yıl sonra da Yalvaç’ın “Taksim Taksim” adlı politik şiirlerden oluşan şiir kitap yayınlanırken benim de “Kürt Dosyası” adını verdiğim ve üç kitaptan oluşan araştırma, inceleme dosyamın birinci kitabı “Apo’nun Kürt ve Din Maskesi” aynı yıl içinde yayınlandı. Çalışmamı cesur bir çıkış olarak niteleyen Yalvaç’ın “Devrimci damarından beslenen bir yazar olarak bunlara hazır olmalısın ve yılmamalısın.”sözünü belleğimde halen canlı tutuyorum.

Benim Aydınlık Gazetesi’nde yazmaya başlamam da tam da bu süreçte, Ergenekon Kumpası’nın en baskıcı dönemi 2011’de oldu. On bir yıl boyunca yazdığım gazetede birkaç defa düşünce olarak ters düşmemden dolayı yazmayı bırakmayı düşünsem de Yalvaç’ın makul açıklama ve önerileriyle yazımı sürdürmeye devam etmiştim. Onun “Mevcut durumda sesimizi topluma ulaştırabilecek seçeneğimiz neredeyse yok, bu nedenle şu an elinde ki fırsatı bu yönde kullanmak en doğru stratejidir. Bu şekilde düşünerek hareket etmelisin.” şeklinde ki yönlendirici ve akılcı stratejik önerilerinin ne denli isabetli olduğunu kısa sürede kavrayıp, yazmayı sürdürmüştüm. Saray’a taşınmadan önce de yolum düştüğünde Cağaoğlu’nda yeniden açtığı Sone Yayınları’na uğrar, sanattan, edebiyattan, siyasetten sohbet ederdik. Özellikle de gençleri yazmaya ve okumaya yönlendirmek, teşvik etmek için pek çok gencin şiirlerini yayınlayarak destek veren Yalvaç, mutlaka elime bir şiir kitabı, eğer varsa özellikle de mizah kitabı tutuşturur “Fikrini, eleştirini bekliyorum” diyerek beni uğurlardı. Bu dönemde ayrıca İstanbul’da arkadaş grubu oluşturmuş, rutin buluşmalar gerçekleştiriyordu ve beni de birkaç defa davet etmesine rağmen katılamıyordum çünkü oyunculuk, edebiyat ve iş hayatı nedeniyle yeterli vakit yaratmıyordum. İş yükümü hafiflettiğim 2016’da aralarına katılma fırsatım oldu fakat bu tarih aynı zamanda Yalvaç’ın ciddi sorunlar yaşadığı dönemdi. Artık yayınevini kapatıp İstanbul’dan Tekirdağ’ın Saray ilçesine taşınacağını, ekonomik koşulların bunu dayattığını söylüyordu. Tam da bu geçiş döneminde 21. Tüyap /İzmir Kitap Fuarı’na gelemeyeceğini, yanlış hatırlamıyorsam kendisine çocuk öykü veya şiir ödülü verildiğini ve ödülünü de benim almamı rica etmişti. Fuar kapsamında verilen ödülü Yalvaç adına aldım, onun adına bir de konuşma yaptım ve ödülünü de elden teslim ettim.

Hasan Hüseyin Yalvaç ve Veysel Boğatepe İzmir Kitap Fuarı'nda. (2018)

Kuşaklararası köprü ve edebi hafıza rolü

Saray’a taşınmadan evvel yaklaşık bir yıl boyunca Fındıkzade, Sultanahmet semtlerinde ki arkadaş grubunun rutin buluşmalarına ben de katıldım. İstanbul’da ki buluşmalara kitap, dergi, broşür doldurduğu pazar arabasıyla gelir, adımıza imzalattığı kitapları bizlere teslim ederdi ve o günün konusu da arabasında ki edebiyat üretimleri olurdu. Bazen buluşma öncesi arar, istediği kitaplarımın adını ve sayısını söyler ve özellikle de hediye etmek istediği kişilerin isimlerini söyleyerek imzalamamı isterdi. Taşındıktan sonra ise yüz yüze görüşmelerimiz doğal olarak kesintiye uğrasa da bir hafta gibi kısa aralıklarla rutin telefon görüşmelerimizi sürdürdük. Fakat İstanbul ile Saray arasında ki 140 kilometrelik mesafeyi bu şekilde kapatmaya çalışsak da yeterli değildi. Onun taşınmasıyla İstanbul’da ki grupta zaten çözülmelerde başlamıştı ancak Yalvaç, Saray’da da toplumsal sorunları konuşup çözümler üreteceği bir grup daha oluşturmuştu. Burada oluşturduğu grup ile Saray’da ki grup, düzenli olmasa da Saray’da bir araya gelerek, düşüncelerini birbiriyle paylaşma fırsatı buluyordu.

Ekim 2019’da Kültür-Sanat sorumlusu olarak görev aldığım “Ardahan Tanıtım Günleri”nin Kartal Maltepe programına Yalvaç ile birçok yayıncının, sanatçının ücretsiz stant açmasını sağlamıştım. Yalvaç, yayınevini kapatmıştı ancak deposunda ki kitapları kısmen olsa bu etkinlikte sergileme, azaltma fırsatı bulmuştu. Etkinlik kapsamında İlyas Salman ile olan imza günüme de H. Hüseyin Yalvaç, Mehmet Kavgaoğlu ve Kamil Baysal gelmişti oysa İstanbul’daki grubun sayısı altı ile sekizin altına düşmüyordu. Yalvaç taşındıktan sonra Saray’da gerçekleştirilen buluşmalara ise İstanbul’dan giden kişi sayısının üç veya dördü geçmemesi, grubun çözülmeye başladığının açık ifadesi olmakla birlikte ilişkilerin yüzeyselliğinin de göstergesiydi. Dolayısıyla sadece yemek, sohbet veya herhangi bir nedenle aramak, anımsamak kuşkulu samimiyet, arkadaş, dost kavramlarının içini boşaltan yapay, sentetik ilişki olduğundan bu konuda hiç tavizim de olmamıştır. Bu iki önemli detay da içinde bulunduğum grubun samimiyetini sorgulayıp sınır koymama neden oldu ve geriye sadece Hasan Hüseyin Yalvaç ile Mehmet Kavgaoğlu kaldı. Yalvaç’ın sağlığında sürdürdüğümüz rutin görüşmeyi, onu kaybettiğimiz 5 Ağustos 2006’dan sonra da sürdürmeye devam ediyoruz.

Sayısını hatırlamadığım kadar kitabı yayınlanan, yaşamı tez konusu olan Yalvaç, uzun yıllar şiirin ve yayıncılığın emekçiliğini yapmış, piyasa koşullarına ve şöhrete teslim olmamış gerçek bir toplumcu aydın olarak yaşamı boyunca kimliğini sol cebinde taşımıştır. Sanatını salt bir estetik kaygıyla değil, toplumsal görev bilinciyle ve aydın sorumluluğu ile yapmıştır. Bu gerçekten baktığımızda onun edebiyattan para kazanarak aile geçindirmediği aksine edebiyatı geçindirmek için aile bütçesinden kıstığı kolaylıkla anlaşılacaktır. Dolayısıyla edebiyattan değil, edebiyatı geçindiren bir şair olarak ticari kaygılardan arınmış saf ve emeğe dayalı edebiyat üretimi yaptığının altını çizmek gerekiyor. Üretimini doğrudan hayatın ve emeğin içinden besleyen Yalvaç, hayatı boyunca sürgün, ekonomik zorluklar ve işçilikle harmanlanan yaşamını doğrudan dizelerine aktararak halkın her tabakasının kolaylıkla anlayabileceği yalın bir dil kullanmıştır. Çünkü aydınlanmanın ve devrimin yolu, Hasan amcanın uğrak yeri kahvehanelerden, Ayşe teyzenin nasırlı ellerinin emek ürettiği tarladan geçtiğinin bilincindeydi. Süslü ve ağdalı anlatılarla dil üzerinde ki yozlaştırıcı oyunlara karşı dil hassasiyeti ve dilin korunması gerektiği konusunda büyük parantezler açarak yalın, anlaşılabilir bir dil kullanmayı ilke edindiği için dili yapaylıktan uzak, halkın her tabakasının anlayabileceği sadelikte ve sarsıcıdır.

Yaşamı boyunca halkla beraber halkın türkülerini söyleyen Yalvaç’ın yarım bıraktığı ezgiyi, türküyü daha gür sesle söylemeye devam edeceğim. Yere düşürmeden kuşaktan kuşağa aktardığı o “özgürlük ve tam bağımsızlık” bayrağını devraldım, yaşadığım sürece taşıyacağıma da kararlıyım.

“Yıldızlar yoldaşın, devrimin ve devrin daim olsun Yalvaç ağabey!”