Yapı taşını kapitalizmin oluşturduğu yenidünya düzeninde her şeyin ticarileşmesi yani neo- kapitalist üretim ilişkileriyle yürütülmesi, sanatçıları özgün arayışlar yerine piyasanın talep ettiği veya gördüğü eserleri üretmeye zorlamıştır. Bu sistematik zorlama, geleneksel teknik becerilerin, biçimsel arayışların arka plana itilmesini dolayısıyla da sanatın ticarileşmesini, yatırım aracına dönüşmesini hızlandırarak sanat eserlerinde ki estetik kaygının yerini ticari kaygılara bırakmıştır.
Sanatı kültürel mirastan soyutlayarak hızlı bir tüketim aracına, anlık haz veren içeriklere dönüşmesinde medya ile popüler kültürün taşıyıcı olduğu kuşku bırakmayan bir gerçektir. Tüm bu dönüşme ve yozlaşmaya rağmen sanatın işlevini, sanatçının toplumsal sorumluluğunu taşıyan ilkeli sanatçıların direngen duruşları ve özgünlükleri sanatımız adına
yalnızca umut verici değil, toplumsal belleğimize örtülen kara örtüleri yırtıp atan aydınlık mücadelesi olarak görmek gerekiyor. İşte bunlardan birisi de heykel sanatçısı Malik Bulut’tur.
Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel bölümünden 2000’de mezun olan Malik Bulut, yirminin üzerinde kişisel sergi açmış, 25 Uluslararası Heykel Sempozyumu’nun yanı sıra İstanbul, Newyork, Chicago, Verona, Bakü gibi şehirlerde yapılan sergilere de katılmıştır. Kendisi ve sanatı hakkında kanımca yeterli bilgiye sahip olduğum Malik Bulut,
hafızama “sanatı devleştiren sanatçı” olarak yerleşmiştir. Kendisiyle özdeşleştirdiğim bu düşünce, onun devasa heykelleriyle değil sanat anlayışı ve sanatçı duruşuyla ilgilidir.
Kuzguncuk’ta ki Imoga Art Space Sanat Galerisi’nde 04 Nisan 2006’da açılışı yapılan “Doğanın Saklı Yüzü” adında ki kişisel sergisine gittiğim de beni karşılayan atlar, boğalar, keçiler ile geyikler oldu.
Taşın ruhu, camın ışığı ile kurulan mitolojik bağ heykel sanatı bütünlüklü olarak insan veya hayvan formlarını temel alan figüratif çalışmalardır ancak önemli olan bu formların nasıl işlendiği yani doğada ki gerçek nesnelerin nasıl betimlendiği, duygu ve düşüncelerini izleyiciye aktarmak için kullandığı teknik ile görsel dildir. Dil, kişinin kimliğini oluşturmada kullanılan araç olduğu gibi sanatın da yüklendiği anlamı seyirciye ulaştıran köprüdür. Malik Bulut, eserlerini gerçeklikten kopuk yani nonfigüratif kompozisyonlarla oluşturmaz aksine kısmen abstrakt sanatın izleri görülse de doğada ki nesneler ile gerçeklik arasında görsel bir dil kullanarak duyguyu ve düşünceyi ön plana çıkartırken izleyici de farklı yorumlar uyandırmayı amaçlar. Onun eser yaratımı, zaman ve sabırdan başlayan, doğa ile kurulan bağa, buradan da kalıcılık ve tanıklığa uzanan bir yolu takip ederek ortaya çıkar.
Veysel Boğatepe ve Berkiz Berksoy, Malik Bulut'un Üsküdar Kuzguncuk'ta ki sergisinde bir araya gelerek eserleri dikkatlice incelediler.
Malik Bulut’un sanatsal yolculuğu aldığı akademik eğitimle sınırlı değil, işin mutfağından yani çocukluk yıllarında taş ve ağaç kabuklarıyla yaptığı küçük heykeller ile başlamıştır. Sanatının çok katmanlı ve derin anlamlar içermesi onun bu çocukluk yıllarında doğa ile kurduğu organik bağ ile doğrudan ilişkilidir. Çünkü Malik Bulut’un sanat anlayışı yalnızca
eğitimle, öğretiyle sınırlı değil, aksine doğayla iç içe geçmiş bir yaşamın imbiğinden damıtılan düşüncelerin yontularak bütünlüklü bir anlam kazandırılmasıyla şekillendirilmiştir.
Dolayısıyla taşın sabırlı, direngen doğası ile insanın özgürlükçü varoluş mücadelesini özdeşleştirdiği eserleri hem bireysel hem de toplumsal hafıza oluşturmakla kalmaz, tarihsel bir belge niteliğine de dönüşür. Taş, cam ve ışık ile kurduğu ilişkiyi alışılagelmişin dışına taşıyarak metafizik bir boyut kazandırdığı eserlerinde taşın suskunluğundan, camın ise geçirgenliğinden ışık bağlamında içsel bir meditasyon alanı yaratması Bulut’a özgü bir yetenek ve anlayıştır. Bu anlayış öz ile biçim kıstasında biçimin değişken, özün ise kalıcı olduğu anlamında derinlik kazanır.
Veysel Boğatepe ve Malik Bulut birlikte objektife poz verdiler.
Güç ve direnişin mitolojik simgesi: Boğa
Boğa, genellikle Anadolu ve Akdeniz kültüründe bereket, mücadele ve kurban ritüelliyle anılır fakat Malik Bulut, boğa figürlerini hem mitolojik hem de toplumsal sembol olarak işler. Çoğunlukla pirinç serpantin taşın kullanıldığı, form olarak da abstrakt biçimde tasarlanan öfkeli boğa figürlerinin keskin hatları ve güçlü duruşları ön plana çıkartılmıştır. Siyah taş, cam veya mermer gövde ile altın rengi boynuzlar arasında kurduğu dramatik karşıtlık, taşın sertliği ile metalin parlaklığı arasında oluşturduğu güçlü kontrastla birleşerek toplumun içsel enerjisini ve değişimini görünür kılar. Yaklaşık otuz sayıdan oluşan boğa sürüsünün bölünerek öfkeli boğalardan ayrı bir bütün oluşturulması, sanatçının toplumsal sorumluluğu ile sanatın yüklendiği işlevini hatırlatmakla kalmaz, Türkiye’de heykel algısının toplumsal ve politik açıdan sorunlu olduğu yönünde de güçlü mesajlar verir. Öfkeli, asi boğa figürleri aynı zamanda bu algıya karşı bir meydan okumayı, bireyin içsel direnişini ve özgürlük arzusunu da sembolize eder. Sanatçı, güç ve direnişi ana fikir olarak belirlediği boğa heykellerinde, doğanın ham gücü ile toplumsal mücadeleyi birleştirerek politik ve felsefi mesajlar verir.
Bana göre kütle ve hacim olarak küçük olsa da serginin ağırlığını taşıyan boğa heykelleri ve bunların üzerinden verilen güçlü, kararlı toplumsal mesajlardı.
Yazının girizgâhında de belirttiğim üzere Malik Bulut’un bende bıraktığı o “dev heykellerin mimarı” imgesi, küçük heykellerden devasa anlamlar çıkarttığının somut örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Form olarak birbirinden ayrı ama kendi aralarında anlamlı bütünlük oluşturan her bir figür sadece bireyin özgürlük arzusunu temsil etmekle kalmaz, siyasal, sosyal ve ekonomik bağlama taşıyarak toplumsal tepkiyi evrensel alanlara taşır. Bu nedenle kamusal alanların dışında New York, Chicago, Bakü, Sofya, Beyrut ve Londra gibi uluslar arası fuarlarda eserlerinin sergilenmiş olması aynı zamanda direniş metaforunun göstergesi olduğunu söylemek yanlış bir saptama olmayacaktır. Küçük tavizlerin büyük felaketlere yol açacağını, tehdit ve baskı karşısında dayanışmanın önemini, birliğin bozulması durumunda ise sonun kaçınılmaz olduğunu anlatan o “Sarı öküz” hikâyesi ile öfkeli boğa heykelleri arasında da dolaylı ilişki kurulmuştur. Bu hikâye, sanatçının zihninde yeniden tasarlanmış, usta ellerinde biçimlenmiş ve yorumlanmıştır.
Serginin önemli özelliklerinden birisi de gravür, resim ve özellikle de at heykeli resimleriyle bilinen sanatçı Süleyman Saim Tekcan’ın lirik ve duygusal konuşmasıydı. Satın aldığı at heykelinin önünde Türk şiirinin ustası devrimci şair Nazım Hikmet Ran’ın “Davet” adlı şiirinden birkaç dize okuyarak yaptığı kısa fakat anlamı konuşmasında ki önemli detay, Malik Bulut’un işitsel ve görsel duyularla hafızasına kaydettiklerini mükemmel şekilde tasarlayan pek az sanatçılardan birisi olduğuna vurgu yapmasıydı. Tekcan’ın konuşması sergiye lirik duygu devinimi katmakla kalmadı, heykel sanatı ile edebiyatın birleştirici gücünü, muhalifliğini de hatırlatmış oldu. O halde “son söz sanatın olsun” diyelim ve 30 Nisan’a kadar açık kalacak sergiye lirik yükleyen o şiirle yazıyı bitirelim.
DAVET
Dörtnala gelip uzak Asya'dan
Akdeniz'e kısrak başı gibi uzanan
…bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
…bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
Yok edin insanın insana kulluğunu,
…bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine,
… bu hasret bizim.
(Nazım Hikmet Ran)